Dr. Peter Petkoff Yeni Binyılda Hukuk ve Din İlişkisini Anlattı


Regent’s Park College, Oxford Üniversitesi’nde Hukuk, Din ve Uluslararası İlişkiler Programı Koordinatörü(Law, Religion and International Relations Programme) Dr. Peter Petkoff, Ibn Haldun Üniversitesi’ni ziyaret etti. Bu kapsamda “Hukuku Tekrar Düşünmek, Yeni Binyılda Hukuk ve Din” (Imagining the Law, Law and Religion in the New Millenium) başlıklı bir tebliğ sunan Dr. Petkoff, hukuk ve sosyal bilimler alanında İbn Haldun Üniversitesi ile ileriye dönük işbirliği planlarından da bahsetti.

Modern Ceza Hukukunun Doğuşu


Ibn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin düzenlediği “Modern Ceza Hukukunun Doğuşu” konferansı 11 Aralık tarihinde Prof.Dr. Mehmet Emin Artuk ve Dr.Öğr.Üyesi Esra Alan Akcan’ın katılımıyla gerçekleştirildi. Açılış konuşmasını Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Çalışkan’ın yaptığı konferansta Dr. Akcan Ceza Hukukunun tarihi gelişimini anlattı. Prof. Dr. Artuk, Cesare Beccaria ve Modern Ceza Hukukuna Katkıları başlıklı tebliğini sundu. Öğrenci ve akademisyenlerin yoğun ilgi gösterdiği program soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.

Hukuk Eğitiminde Hukuk Kliniklerinin Rolü


Hukuk kliniklerinin tanıtımının yapıldığı “Hukuk Eğitiminde Hukuk Kliniklerinin Rolü” konulu program, hukuk fakültesi öğrencileri ve öğretim üyelerinin katılımıyla üniversitemiz İhya Salonu’nda gerçekleştirildi. Programın başında söz alan Hukuk fakültesi dekanı Prof. Dr. Yusuf Çalışkan, hukuk fakülteleri bünyesinde gerçekleştirilecek hukuk kliniği uygulamalarının önemine dikkat çekerek İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesinin en önemli iddialarından birinin hukuk kliniği uygulamalarıyla entegre bir eğitimi modelinin hayata geçirilmesi olduğunu belirtti. Çalışkan, bu kliniklerin önümüzdeki dönemden itibaren faaliyete başlayacağını ve seçmeli ders olarak da hukuk fakültesi müfredatına ekleneceğini duyurdu.

.

 

Program, Hukuk fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Muhammed Göçgün tarafından yapılan sunumla devam etti. Göçgün, hukuk kliniklerinin en kısa şekilde “teorik hukuk bigisinin uygulandığı yer” olarak tanımlanabileceğini ve bu yönüyle öğrencilerin öğretim üyelerinin yanında, gerçek hastaların tedavisine aktif bir rol alıp teorik bilgilerini uygulamaya katılarak güçlendirdiği tıp eğitiminden ödünç alınan bir kavram olduğunun altını çizdi.

 

Hukuk kliniklerinin temelde hukuki yardıma ve desteğe erişme imkanı olmayan kişilere hukuki hizmetlerin ulaştırılması ve hukuk fakültesi öğrencilerin lisans eğitimi boyunca teorik ve pratik eğitimi birlikte almasını sağlamak şeklinde iki işlevinin bulunduğuna dikkat çektiği konuşmasında Göçgün, hukuk kliniklerinin ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi hakkında da bilgi verdi.

 

Programda; hukuk kliniği çalışmalarına katılacak hukuk fakültesi öğrencilerinin, mesleklerine kendilerini hazırlamak için muhatap olacakları “yaparak öğrenme” metodunun, lisans eğitimi sırasında edinecekleri yoğun teorik bilginin somut vaka ve uygulama tecrübeleriyle dengelenmesinin bir yolu olduğuna değinildi. Bu yönüyle hukuk kliniklerinin, hukuk fakültesi öğrencilerinin gerçek olaylarla ve toplumsal sorunlarla yüz yüze gelmesine olanak sağlayan; bunun sonucunda da öğrencilerin fakültede öğrenebileceklerinden çok daha fazla kazanım elde etmelerine imkan veren bir eğitim modeli olduğu ifade edildi.

 

Muhammed Göçgün; hukuk kliniklerinin sadece öğrenciler bakımından değil hukuki konularda en azından bilgilendirilmeye ihtiyaç duyan vatandaşlar ve hukuk fakülteleri bakımından da çeşitli faydalarının olduğunu belirterek kliniklerin vatandaş bakımından en önemli faydasının; akademisyenlerin, avukatların ve çok sayıda gönüllü ve hevesli öğrencinin ortak çabalarının sonucu olarak entegre ve kaliteli bir hukuki hizmetten yararlanma imkanı olduğunu vurguladı. Göçgün; kliniklerin hukuk fakülteleri bakımından en önemli faydasını ise hukuk eğitiminin içeriğinin toplumsal sorunlar ve duyarlılıklar doğrultusunda sürekli güncellenip nitelik kazanması ve böylece, öğrencilere profesyonel, insan ve toplum odaklı, uygulama esaslı bir eğitim deneyimi sunulması şeklinde özetledi.

 

Konuşmanın devamında dünyada klinik hukuk eğitimini desteklemek amaçlı kurulan uluslararası nitelikteki kuruluşlar ve akademik yayınlar hakkında bilgi verilerek ülkemizde hukuk kliniği uygulamalarının gerçekleştirildiği hukuk fakültelerinin bu alandaki çalışmaları ele alındı. Diğer yandan ülkemizde hukuk eğitiminin ve hukukçuların niteliğinin yanı sıra hukuk bilinci seviyesinin arttırılması bakımından da hukuk kliniği uygulamalarının tüm fakültelerde uygulanması zorunlu bir eğitim metodu olduğu ve bu nedenle ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşlarının koordineli bir şekilde hareket etmek suretiyle hukuk kliniklerinin teşviki ve bu uygulamaların yaygınlaşması bakımından gerekli adımları atması gerektiğinin önemine dikkat çekildi.

2. İnsan Hakları Eğitimi Konferansı Programı Gerçekleştirildi


İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Yaider ortaklığı ile düzenlenen İnsan Hakları Eğitimi Sertifika Programı’nın ikincisi bu yıl Kiptaş Genel Müdürlüğü’nün ev sahipliğinde 1-2 Kasım tarihlerinde ‘Uluslararası Sözleşmelere Taraf Olmayan Ülkelerde İnsan Hakları’ alt başlığı ile gerçekleştirildi.

İki gün süren programa alanında uzman birçok akademisyen ve avukat katıldı. Açılış konuşmaları Yaider Başkanı Av. Yasin Kayacı ve İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Çalışkan tarafından yapıldı. Birinci gün açılış dersi Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu(TİHEK) Başkanı Av. Süleyman Arslan tarafından “Türkiye’de İnsan Haklarının İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Bağlamında Korunması” konusunda yapıldı. Ardından Prof. Dr. Berdal Aral, Arş. Gör. Ömer Temel ve Arş. Gör. Gülnihal Ahter Yakacak tarafından Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi bağlamında insan haklarının korunması konularında öğrencilere dersler anlatıldı. İkinci gün ise Uluslararası sözleşmeye taraf olmayan ülkelerde insan haklarının nasıl ihlal edildiği ve korunma mekanizmaları Dr. Özlem Yücel, Dr. Levent Korkut, Av. Ali Kurt ve Av. Halim Yılmaz tarafından İsrail, Hindistan, Çin ve Amerika Birleşik Devletlerinde insan hakları konuları anlatıldı.

Rektörümüz Prof. Dr. Recep Şentürk’ün İslam Hukukunda İnsan Hakları konusunda iştirak ettiği programda, Fakültemiz Araştırma Görevlisi Gülnihal Ahter Yakacak İnter-Amerikan Sistem başlığı altında Amerika kıtasında insan hakları sisteminin nasıl geliştiğini, Latin Amerika’daki insan hakları uyuşmazlıkları ve İnsan Hakları mahkemesinin yapısını anlattı. Programın sonunda başarı ile devam eden öğrencilere sertifika takdim töreni yapıldı.

 

 

 

İNSAN HAKLARI HUKUKU KONFERANSI


Sertifikalı Eğitim Programı 2

Ibn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve YAİDER iş birliği ile birincisi 5-6 Nisan 2018 tarihinde düzenlenen “İnsan Hakları Sertifika Programı”nın devamı niteliğinde olan “Uluslararası Sözleşmelere Taraf Olmayan Ülkelerde İnsan Hakları” konulu Sertifika Programı 1-2 Kasım 2018 tarihinde Kiptaş Genel Müdürlüğü’ nün evsahipliğinde gerçekleştirilecektir. İki gün sürecek programda birinci gün genel olarak insan haklarının korunması, ikinci gün ise ülkeler bazlı İnsan Haklarının Koruması detaylı olarak incelenecektir. Katılım ücretsiz olup, derslere devameden öğrencilere sertifika takdim edilecektir.

Düzenleme kurulu

Prof. Dr. Yusuf Çalışkan
Doç. Dr. Ömer Çınar
Dr. Öğr. Üyesi Yeliz Bozkurt Gümrükçüoğlu
Dr. Öğr. Üyesi Ömer Faruk Erol
Arş Gör. Gülnihal Ahter Yakacak
Arş Gör. Merve Armağan
Av. Yasin Kayacı

Yer: Kiptaş Genel Müdürlüğü
Seyitnizam mah. Gümüşsuyu Davutpaşa cad. no:17/1 34015 Zeytinburnu/İstanbul

Tarih: 1-2 Kasım 2018
Saat: 09.00-17.30

 

Yer: KİPTAŞ Genel Müdürülüğü – Zeytinburnu

Kayıt Formu*

 

*Katılım ücretsiz kayıt zorunludur.

İbn Haldun Üniversitesinden Kişisel Verilerin Korunması Konferansı


İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK) ve RSK Veri Güvenliği ve Danışmanlık ortaklığıyla, kişisel verilerin korunmasına ilişkin çıkarılan yasanın uygulanmasına ilişkin bir konferans düzenledi.

“Yeni Gelişmeler Işığında Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Uygulaması Konferansı”nın açılış konuşmasını yapan Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı Prof. Dr. Faruk Bilir, kişisel verilerin korunmasının anayasal bir hak olduğunu vurgulayarak, “Mayıs 2018 itibarıyla İnceleme Dairesi Başkanlığına gelen başvuru sayısı 350 dolayında. Üstelik bu başvurular sıradan başvurular değil” diye konuştu.

Prof. Bilir, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının 2010 yılında bir insan hakkı olarak hüküm altına alındığını, daha sonra da Anayasanın gereği olarak 2016 yılında 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun yürürlüğe girdiğini anlattı.

Yeni kanun farkındalık gerektiriyor

Kişisel verilerin korunmasının, “özgürlük” ve “güvenlik” boyutları olduğuna değinen Prof. Bilir, “Bir tarafta ilgili kişinin korunması, diğer tarafta kişisel verilerin korunması olarak karşımıza çıkıyor. Kişisel verilerin korunması bir anayasal hak ve temelinde insan onuru ve şahsiyetinin korunması var. Mayıs 2018 itibariyle İnceleme Dairesi Başkanlığına gelen başvuru sayısı 350 dolayında ki bu başvurular sıradan başvurular değil. Bu konuda bir farkındalık oluştuğunu düşünüyorum. Hukuk İşleri Daire Başkanlığına hem kamudan, hem de özel sektörden görüş talepleri gelmekte” diye konuştu.

Prof. Bilir çıkarılan kanunun amacına ve kapsamına ilişkin bilgi verirken, gerçek kişilerin verilerinin korunma altına alındığını, tüzel kişisin verisi aracılığıyla gerçek kişiye ulaşılabiliyorsa dahi söz konusu korumanın sürdüğünü vurguladı.

Söz konusu kanunun dünya genelinde tartışılan verinin korunması kavramını düzenlediğini belirten Prof. Bilir, “Türkiye olarak veri koruma kültürümüzü oluşturmamız gerekiyor.” dedi. Prof. Bilir, bu çerçevede gerçek ve tüzel kişilerin kanuna ilişkin ayrıntıları öğrenebileceği ve gerektiğinde ihbarda bulunabileceği ALO 198 Veri Koruma Hattı kurduklarını da söyledi.

Prof Çalışkan: Yasa uluslararası ve iç hukuk etkileşimini gerektiyor

İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Çalışkan da, teknoloji geliştikçe, insanların kişisel verilerinin farklı şekillerde işlendiğine dikkat çekerek, kişisel verilerin hukuku açıdan korunması konusunda ve cezai açıdan yaptırımların olduğunu söyledi.

Bu konuda uluslararası alanda hızlı gelişmeler yaşandığını belirten Prof. Çalışkan, kanun Türkiye’de 2016 yılında yürürlüğe girmeden önce Anayasasın 20. maddesinde değişiklikle kişisel verilerin korunması hakkının, temel hak ve özgürlükler bağlamında güvence altına alındığını kaydetti.

Prof. Çalışkan, alt yapı hazırlıkları süren Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun uluslararası hukuk ile iç hukukun etkileşiminin en önemli olduğu alanlardan biri olduğuna dikkat çekti.

İki oturum halinde gerçekleştirilen konferansta İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Yeliz Bozkurt Gümrükçüoğlu da, “Kişisel Verilerin İşlenmesinde Çalışan Hakları” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Konferansı ikincisi, Kişisel Verileri Koruma Kanunu çerçevesinde hazırlanan kayıt sistemi VERBİS’in tanıtılmasına yönelik olarak gerçekleştirilecek.

Konferansa, Kişisel Verileri Koruma Kurulu Başkanı Prof. Dr. Faruk Bilir, İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Çalışkan, RSK Veri Güvenliği ve Danışmanlığı Başkanı Avukat Rıza Saka, İstanbul Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mahmut Koca, Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan Çağlayan, İstanbul Bezmialem Vakıf Üniversitesi Bilgi Teknolojileri Direktörlüğü Daire Başkanı İlhan Semerci, KVKK İnceleme Dairesi Başkanı Tuba Kendir Tunalı, KVKK İnceleme Dairesi Müşaviri Seçil Koyuncu, KVKK Veri Yönetimi Dairesi Başkanı Mustafa Erbilli ve sektörden çok sayıda dinleyici katıldı.

İbn Haldun Üniversitesinde Hukuki Boyutuyla Uber-Taksi Çatışması ele alındı


İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin düzenlediği “Güncel Hukuki Meseleler” konferans dizisinin 4’üncüsü “Hukuki Boyutuyla Uber-Taksi Çatışması Konferansı” başlığıyla ele alındı. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Ömer Faruk Erol, İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerdeki mevcut ulaşım sistemleri, Uber-Taksi çatışması ve bunlar arasındaki farklılıklar ve arz/talep meseleleri, mevcut taksi ve Uber’lerin hukuki rejimi ve gündemde meseleye dair en son yaşanan gelişmeleri masaya yatırdı. 

Ulaşım alanında piyasanın dinamiklerini iyi tespit etmek gerektiğini söyleyen Dr. Erol, doğru bir yaklaşım sergilenmezse uzun vadede sıkıntıların doğabileceğini söyledi.

Uber’in bir sorun olmaktan çok bir sonuç olduğunu ifade eden Dr. Erol, “Daha nezih, daha kaliteli bir ulaşım talebi var. Bu talebe karşılık bir arz ortaya çıktı, dolayısıyla Uber bir sorun değil, sonuç. Uber sadece bir marka değil, alternatif taşımacılığın ismi olarak karşımızda.” dedi.

Ulaşım sektörü ve şehir içi ulaşım sistemleri hakkında bilgi veren Erol, hizmet veren araç türleri ve mevcut sürücü sayısı istatistiklerini, alternatif ulaşım sistemlerini de anlattı. Türkiye’de son sayımlara göre 80 milyon kişinin olduğunu aktaran Dr. Erol, İstanbul’da 15 milyon kişinin yaşadığını ve kentte 3 buçuk milyon kayıtlı araç olduğunu belirterek, “Bu araçların hepsi bir anda trafiğe çıkarsa trafik kilitlenir. İstanbul’da kayıtlı araç sayısını kısıtlama getirilebilir ama bu kısıtlanırsa seyahat özgürlüğü ve mülkiyet hakkı engellenir. Dolayısıyla alternatif ulaşım hizmetleri geliştirilmeli.” şeklinde konuştu.

“Uber-taksi çatışması yerel bir sorun olmaktan çıktı”

Dr. Erol, her geçen gün artan şiddet olayları ve Uber-Taksi kavgalarının yerel sorun olmaktan çıktığını ifade ederek, “Uber-taksi çatışması yerel gibi gözüküyor ama uluslararası bir sorun. Ulusal bir düzenlemeyle uluslararası etkileri olan bir meseleyi çözmeye çalışıyoruz. Bu da sorunu gidermeye yetmiyor.” dedi.

Türkiye’de taşımacılık alanında ciddi sorunların olduğuna dikkat çeken Dr. Erol, şöyle devam konuştu:

“Islah reform eksikliği olduğunu söyleyebilirim. İstanbul’da farklı türde taşımacılık yapan birçok sistem var ve bunların tek bir elden yönetmeye çalışılıyor, bu sistem de Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) olarak geçiyor. Reformlar yeteri kadar olmadığı için mikro müdahaleler yapılıyor ve bunlar da yetersiz kalıyor. Bir diğer sorun, süregelen faaliyetlerin korunması. Köklü ve yeni bir reform yapılamıyor, lobiler arası kavgalar mevcut ve bir çıkar çatışması hali var. Haliyle siyasi olarak bir oy kaygısı da mevcut. Oy kaygısını gidererek bir müdahale yapılması gerekiyor. Ama yapılmıyor.  Ulaşım üzerinden bir gelir dağılımı da söz konusu. Mevcut sistem tamamen kaldırılmıyor, mikro müdahaleler yapılmaya çalışılıyor. Dolayısıyla kapasite fazlası taşımacılık gibi nedenlerden dolayı insanlar alternatif ulaşım araçlarını tercih ediyor.”

Dr. Ömer Faruk Erol, ticari plaka sınırlamasının en büyük problem olduğunu da dikkat çekti. Dr. Erol, “Artan nüfus oranı var. Bu nüfus oranına doğru orantılı olarak maalesef bir taksi plaka arzı yapılmamış durumda. Dolayısıyla bizim büyük şehirlerdeki oranı esas alarak, kişi başına düşen taksi plaka sayısını da esas alarak yeni bir taksi plaka arzı yapılması gerekiyor. Bunun için ücret dağılımını düzenleyip, satılacak taksilerden elde edilecek geliri mevcut taksi plaka sahipleriyle paylaşmak bir metot olarak karşımızda durabilir. Ve sadece bunu yapmak değil, şehir içinde taşımada bir rekabet ortamının da oluşması gerekecek. Çünkü rekabet her zaman kaliteyi getirir. Bu yolcu şoför güvenini ve konforu sağlayacaktır.” dedi.

“Yerli Uber mi ortaya çıkartacağız, yoksa mevcut Uber sistemi üzerinden mi gideceğiz?”

Gerekli reformun nasıl yapılacağını anlatan Dr. Erol, “Yerli Uber mi ortaya çıkartacağız, yoksa mevcut Uber sistemi üzerinden mi gideceğiz? İkisi de olabilir. İkisi arasında rekabet olsun. Halk en çok hangisini tercih ediyorsa, o en çok kazansın.” şeklinde konuştu.

Taksilerin bir geçim kaynağı olmaktan çok, yatırım amaçlı çalıştığını dile getiren Dr. Erol, “Bakanlar kurulu kararında şoförü olması gerekiyor devredilecek taksi plakalarının. Bu karar değişikliği yapılarak şirket taksilerinin önü açılabilir. Böylelikle taksiler şirketleşerek şirketler arasında bir rekabet ortamı sağlanabilir. Böylelikle hem esnaf korunmuş olur. Hem elde edilen gelir esnafla paylaşılmış olur. Hem de şirket taksileri ortaya çıkarak şirkete olan kurumsal bir güven ortaya çıkarmış oluruz. Yani Uber tek sorun ya da çözüm değil. Taksicinin üç beş ayda kendisini yenileyerek takım elbise giyerek taksicilik yapması da değil çözüm. Plaka tahdidinden tutun şirketleşmeye kadar bütüncül bir şekilde tek bir elden ele alınması gerekiyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Uber bitmez şekil değiştirir” sözlerini aktaran Dr. Erol, “Uber Avrupa Adalet Divanına göre şu anda taşımacılık hizmeti kategorisinde. Türkiye’ye göre henüz bir yargı kararı olmasa da aracılık hizmeti olarak kendisini tanımlıyor.” şeklinde belirtti.

“Taksi sistemi içinde yer alan esnaf ve şoförün hakları korunarak kurumsal şirket temelli bir yapıya geçilmelidir.”

Uber vb. şirketlerin sunmuş olduğu hizmetlerin hukuken nitelendirilmesi yapılırken dikkatli olunması gerektiğini, Avrupa Birliği Adalet Divanının Uber’in sunmuş olduğu hizmetin niteliğine ilişkin kararının bu açıdan önemli olduğunu ifade eden Erol, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye’deki mevcut taksi hukuki rejimini düzenleyen 3 Mayıs 1986 tarihli Ticari Plakaların Verilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Karar, günümüze kadar değişen şartlar doğrultusunda revize edilmelidir. Plaka tahdidi ve mevcut plaka sayısı, eşdeğer metropoller esas alınarak tekrar gözden geçirilmelidir. 1986’dan 1998’e kadar olan, yeni tahsis edilen plakalardan elde edilen gelirlerin mevcut plaka sahipleri ile paylaşılması sistemi tekrardan uygulamaya geçilerek, ticari plaka sahiplerinin sadece esnaf değil özel şirketler de olabilmesinin önü açılmalıdır. Böylelikle hem mevcut plaka sahiplerinin hakları korunulmuş olur hem taksi sisteminde şirketleşme yolu açılarak kurumsal yapılanmalara imkan tanınır hem de vatandaşın talep ettiği konfor, rahatlık ve şoföre güven tesis edilmiş olur.”

İbn Haldun Üniversitesinde 15 Temmuz darbe girişimi ve hukuki süreç tartışıldı


İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Hukuk Kulübü tarafından düzenlenen “Güncel Hukuki Meseleler Konferans Serisi-3” kapsamında, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan hukuki süreç masaya yatırıldı. Konferansa konuk olarak katılan Hukukçular Derneği Başkanı avukat Cavit Tatlı, “Çok sayıda delil bulunmasına rağmen darbe girişimindeki eylemler inkar ediliyor. Bilmediğimiz hiçbir şey söylemiyorlar. Hakkında onlarca delil olanlar var, ama ifadeler hep ‘Görmedim, duymadım, bilmiyorum’ üzerine kurulu diye konuştu. 

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) 15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişiminin başarısız olmasının ardından, örgüt üyelerinin duruşmalarda inkar taktiğine başvurduğunu belirten avukat Tatlı, “Türkiye genelinde darbe girişimine yönelik açılan davaların duruşmalarında, aralarında kamera kayıtlarının ve Bylock gibi çok sayıda delilin bulunmasına rağmen her şeyi inkar ediyorlar.” ifadelerini kullandı.

Hukukçular Derneği Başkanı Tatlı, darbe girişimi davalarındaki eksikliğin, örgüt mensuplarının anında yargılanmaması olduğunu belirterek, “Duruşmalar sıcağı sıcağına yapılmayınca delil karartma, örgütün ağız birliği yapması gibi durumlar için teröristlere fırsat doğdu. Bu insanlar içeride bir arada tutulduğu için, birbirleriyle anlaşmalı savunmalar yaptılar, hala da yapıyorlar.” dedi.

Duruşmalarda tanık olduğu olayları örneklerle anlatan Cavit Tatlı, darbeci askerlerin darbe gecesi zimmetsiz silah aldığını ifade ederek, “Şehit olanların kimin kurşunuyla vurulduğu belli değil. Şahıslar şehit olmuş, ama kurşunların adresi bulunamıyor. Bu durumda davalar daha da zorlaşıyor.” diye konuştu.

“Kurumların kimyasına, kültürüne, işleyişine büyük zarar verdiler”

Cavit Tatlı, FETÖ’nün devlet kurumlarına sızmak suretiyle bütün kurumların kimyasına, kültürüne, işleyişine büyük zarar verdiğini belirterek, terör örgütünün emniyette bulunan derin uzantılarına dikkat çekti. Tatlı, örgütün emniyette bulunan derin uzantılarını anlattı.

Tatlı, “Emniyeti kontrolünüz altına almak için hakim ve savcıları ele geçirmeniz lazım. Kötü olan bir şey var, başsavcı adliyede istediği faaliyeti yürütebilir. İl genelinde düşünürsek, 81 tane başsavcılık gerekir. Daha sonra ilçe anlamında toplamda 600 tane koltuğa ihtiyacınız var. Başsavcılar hükumetin adamıdır. İstediğini yapabilir. Eğer siz başsavcıları alırsanız, adliyedeki her soruşturmaya yön verebilirsiniz. Mesela, iddianameye dönüşecek bir şey varsa, dönüşmeden takipsizlik kararı alabilir. İşte bunları yaptığı zaman, iş adaletten uzaklaşmaya başlıyor. Böylece cemaat denilen örgütün önündeki tüm hedefler ortadan kalkmaya başlıyor.” dedi.

Darbeden sonuç çıkartıp bir daha yaşanmaması için gerçeklerle yüzleşmek gerektiğini belirten Tatlı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“O gece şehit olanlar, kahraman. O küçük cihattı, mücadele ve cihat, asıl şimdi olan cihat. Çalışmak zorundayız. Tekrar yaşanmaması için sadece Milli İstihbarat Teşkilatının çalışmasına ihtiyacımız yok. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Eğitim Bakanlığı’nın, cemiyetlerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çalışmasına ihtiyacımız var. Bunları yaptığınızda toplumun her kesimine ulaşırsınız. Çarpık binalar yaparsanız ve o çarpık binalardan mahalleler yaparsanız, oraya en alt grup insanlar girerse, dolayısıyla da yaşam alanları olmazsa, çocuğunu spora göndermezse, insanlar dini bilgisini öğretemezse, eğitim verilmezse birisi çıkar ve o çocuğu kandırır, canlı bomba yapar, o da etrafına ölüm saçar. Ama FETÖ gibi bir zehir topluma salınırsa, tüm toplumu öldürür.”

Prof.Dr. Yavuz Atar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini Anlattı


İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yavuz Atar, 1982 anayasası üzerindeki bazı maddelerin değiştirilmesiyle Türk tipi başkanlık sistemi oluşturulduğunu belirterek, “Bu yeni başkanlık sistemini kurgularken görev tanımlarını net bir şekilde ayrıştırmak gerektiğini düşündük. Böylece görev atamalarında mümkün mertebe çatışmaya yol açmayacak bir düzenleme yapıldı, bu bir üstünlüktür.” dedi.

Prof. Atar, İbn Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve öğrencilerin kurduğu Hukuk Kulübü tarafından Güncel Hukuki Meseleler Konferans Serisi – 2 çerçevesinde düzenlenen “Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Uyum Süreci” konulu konferansta yaptığı konuşmada, Türkiye’de parlamenter sistemin oldukça sorunlu bir yönetim şekli olduğunu, yeni başkanlık sistemiyle bu sorunların aşılabileceğini söyledi.

Parlamenter sistemin yalnız sağlıklı koalisyonların kurulabileceği ülkelerde mümkün olabildiğinin altını çizen Atar, Türkiye’de parlamentoda tek partinin her zaman çoğunluğu sağlayamadığını, bu yüzden de hükümet kurulmasının mümkün olmadığını ve koalisyonların ortaya çıktığını dile getirerek, “Bizim gibi çok temel sorunları olan bir ülkede çok ciddi politika farklılıkları olması nedeniyle, farklı partilerin koalisyon kurması da mümkün değildir. Olsa bile koalisyon dönemleri istikrar sağlanamamıştır.” diye konuştu.

7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin çoğunluğu sağlayamaması sonucu koalisyon çabalarına girişildiğini hatırlatan Prof. Atar, o tarihte ekonomide bozulma başladığına dikkati çekti. Yeniden yapılan seçimle AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesiyle tekrar istikrar sağlandığına işaret eden Prof. Atar, parlamenter sistemle Türkiye’de sağlıklı koalisyonların kurulabileceğinin mümkün olmadığını ifade etti.

“Türk tipi bir başkanlık sistemi”

Prof. Dr. Atar, başkanlık sisteminin yaklaşık 30 senedir Türkiye’de tartışıldığına işaret ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“15 Temmuz darbe girişimiyle MHP’nin Türkiye’deki paradigmaları değişti. MHP başkanlık sistemini görüşmek için çağrı yaptı. Görüştüler ve bu parlamentodan geçti. Bugünkü başkanlık sisteminin kurgusu 2012 yılında yapılmıştır. Yeni bir anayasa yazdık ve hükümet sistemi olarak başkanlık sistemi modelini yazdık. Şu anda onun üzerinde birtakım değişiklikler yapılarak komisyona sunuldu. MHP, 15 Temmuz’dan sonra fikir değiştirince 2012’de yapılan anayasa kurgusu alındı. MHP ‘yeni bir anayasa yapamayız’ dedi. Hükümet sistemi değişikliği 1982 anayasası üzerindeki bazı maddelerin değiştirilmesiyle yapıldı. Keşke anayasa sıfırdan yeni bir anayasa sistemi şeklinde oluşturulsaydı. Bu Türk tipi bir başkanlık sistemi. Biz de bu başkanlık sistemini kurgularken görev tanımlarını net bir şekilde ayrıştırmak gerektiğini düşündük. Böylece görev atamalarında mümkün mertebe çatışmaya yol açmayacak bir düzenleme yapıldı, bu da bir üstünlüktür.”

Türk tipi başkanlık sisteminin Amerikan sisteminden ayrılan yönlerini de değerlendiren Prof. Atar, Amerikan sisteminde başkanın önemli atamalarının kongrenin onayına tabi olduğunu ve bunun uzun süreçlerle başkanı zayıflattığı için eleştirildiğinin altını çizdi.

“Bütçe, başkanlık sisteminde parlamentonun en büyük silahı”

Türk tipi başkanlıkta bütçe maddesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Atar, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Başkanlık sisteminde başkanlar önce bir bütçe taslağı ortaya koyuyor. Ama bunun mecliste onaylanması tümüyle parlamentonun yetkisinde. Bütçe başkanlık sisteminde parlamentonun en büyük silahı. Bu da başkanların elini kolunu bağlaması için kullanıldığında ülke yönetilemez hale geliyor. ABD’de diğer başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerde bütçe krizi çıktığında etkileyeceği yer aslında federal hükümet daireleridir. Sorun olsa da sistem yürüyor. Üniter devletlerde bütçe krizi tolere edilebilir bir şey değildir. Bunu anayasal olarak düzenlememiz gerekiyordu. Şöyle bir madde yaptık; ‘Bütçe teklifini Cumhurbaşkanı verir, meclis eğer kabul etmezse, ülke yönetimi zarar görmemesi için Cumhurbaşkanı geçen yıl bütçesini enflasyon oranının arttırılmış şekliyle uygular. Meclis kabul edinceye kadar.’ Bu da ülkedeki bütçe krizlerini ortaya çıkmasını engelleyecek bir düzenlemedir.”

ABD sisteminde başkanın kararname çıkarma yetkisinin sınırlarının olmadığına işaret eden Atar, ABD’de çok güçlü bir anayasa mahkemesi olduğunu fakat Türkiye’de yargı sorunları olduğu için kararname için anayasada çok net sınırların koyulması gerektiğini vurguladı.

“Seçilmek için asgari oy, yüzde 50 artı”

24 Haziran’da parlamentonun ve başkanın seçileceğini belirten Atar, seçim sistemiyle ilgili şu bilgileri verdi:

“Başkanlık seçimleri sisteminde iki tur var. Başkan birinci turda seçilemezse, iki hafta sonra ikinci tur yapılacak. Televizyonlardaki yüzde 50 artı bir yanlış bir değerlendirmedir. Seçilebilmek için geçerli oyların yarıdan fazlasının alınması gerek. Yani yüzde 50 artı, ne kadar olursa.  Bunu alırsa başkan seçilmiş olur. Diğer ittifakın gücü de önemlidir. İkinci tur olmaz. Aynı gün meclis seçimi yapılır. İttifak yüzde 51 oy alırsa parlamentoda yüzde 60 oranında sandalye alır. Eğer cumhurbaşkanı 24 Haziran’da seçilemezse, yani hiçbir aday yüzde 50’yi alamazsa iki hafta sonra sadece başkan için bir seçim daha yapılacak. Orada da iki aday yarışacak. Bu iki adaydan biri çok yüksek ihtimalle birinci olur. Partiler tek tek girseydi AK Parti daha avantajlı olacaktı. CHP barajı geçerdi. MHP, HDP ve SP’nin barajı geçip geçemeyeceği belli olmazdı. Geçemezlerse AK Parti 400 milletvekili alırdı. 200’ünü de CHP alırdı.”